Bulancak’ın sessiz ama derin hikayeler fısıldayan köşelerinden biri olan Acısu Kilisesi, bir seyyahın gözünde sadece bir taş yapı değil, Karadeniz’in çok katmanlı geçmişinin günümüze ulaşan zarif bir kalıntısıdır.
İşte bir seyyahın not defterinden Acısu Kilisesi:
Sahil yolunun gürültüsünden uzaklaşıp tepelere doğru tırmandığınızda, mimarisiyle sizi karşılayan bu yapı, bölgenin bir dönem sahip olduğu kültürel mozaiğin en somut kanıtı. Kesme taş işçiliğindeki o soğuk ama mağrur duruş, üzerindeki her çatlakta bir dönemin yaşanmışlığını barındırıyor. Bir seyyah için burası, Giresun’un Rum sivil mimarisi ve dini yapılarının Anadolu’nun yerel dokusuyla nasıl harmanlandığını görmek için eşsiz bir durak.

Kilisenin bulunduğu konum, sadece bir inanç merkezi değil aynı zamanda bir seyir terası gibi. Bir yanda Karadeniz’in uçsuz bucaksız maviliği, diğer yanda Giresun’un hırçın ama cömert yeşilliği…
Işık ve Gölge: Özellikle gün batımına yakın saatlerde, güneş ışınlarının taş duvarlar arasındaki oynaması, fotoğraf meraklısı bir gezgin için “Pixar 3D” sahnelerini andıran derinlikte bir atmosfer sunuyor.
Sessizlik: Şehir merkezinin karmaşasından sonra buradaki sessizlik, yapının akustiğiyle birleşince seyyaha geçmişin ayinlerini ve dualarını hayal ettiriyor.

Acısu, bugün bir müze veya sergi alanı olarak kullanılsa da, duvarlarındaki yaşanmışlık hissi hala taze. Bir seyyahın burada hissettiği en güçlü duygu sürekliliktir. Eskiden bu çevrede giyilen o meşhur Giresun şallarının renkleri, bugün belki kilisenin bahçesindeki bir çiçekte ya da restorasyonun getirdiği yeni bir dokuda hayat bulmaya devam ediyor.
Eğer burayı ziyaret ederseniz, sadece taşlara bakmakla yetinmeyin. Arkanızı denize dönüp dağlara doğru bakın; Karadeniz’in o meşhur karalahana (pancarı) ve ala fasulye tarlalarının arasından süzülüp gelen rüzgarı koklayın. İşte o an, Acısu Kilisesi’nin neden orada olduğunu ve bu coğrafyaya nasıl kök saldığını gerçekten anlayacaksınız.