18 Ocak 2026 Pazar
YENİ BİR ÇAĞ!
Tarihin çağları insanoğlu ile başlar ve günümüze kadar devam eder gider.
Tarih ne kadar insanın yeryüzüne gelişi ile de başlasa bilmediğimiz dönemleri var.
Biz buna karanlık çağlar diyoruz.
Yazının bulunuşu milat oluyor ama daha öncesinde taşlar, topraklar, kullanılan aletler bize ışık tutuyor.
Kullanılan aletlerin yanı sıra kap kacak bir ipucu veriyor.
Bakır, tunç, demir gibi ayrımlar yapıyoruz.
Milat sıfır kabul ediliyor.
Yazılı tarih başlıyor.
İnsanoğlu yaptığını ettiğini yazıya döküyor.
Yazılı tarihin başlangıcı M.Ö 3200…
İlk çağ diyoruz bu döneme…
376 Kavimler Göçü ile ilk çağ sona eriyor.
Kavimler Göçü büyük bir olay bu arada…
İstanbul’un Fethi Orta Çağ’ı sonlandırıyor.
Osmanlı’nın Dünya Tarihine damgasının vurduğu çağ da dense yeridir.
Bir zamanlar üç kıtaya hâkim olmuş, dünya tarihine yön vermişiz.
Sonra Avrupa’da coğrafi keşifler, rönesans, reformlar derken, Fransız İhtilali (1789) Yeni Çağı sonlandırıyor, Yakın Çağı başlatıyor.
Yakın Çağ; Fransız İhtilali ile günümüze kadar devam edip gidiyor.
Bu arada tarihsel bir sürü gelişmeler yaşanıyor.
Teknolojideki gelişmeler nedeniyle çağla ilgili adlandırmalar yapılmıyor değil…
Uzay Çağı…
Teknoloji Çağı…
Bilişim Çağı…
Milenyum Çağı…
Dünyayı topyekûn etkileyen olaylar üzerine çağlar yeniden adlandırılmış.
Bu olaylar yeni çağlar için milat olmuş.
ABD’nin, Venezüella Devlet başkanı Nicolas Maduro’yu kendi ülkesinden kaçırarak esir alması, dünyada yeni bir çağın başlangıcı olarak kabul edilebilir.
Bir ülkenin devlet başkanını, karga tulumba alıp götürmek…
Ne demektir?
Dünyada eşi ve benzeri yoktur.
Venezüella devlet başkanı Nicola Maduro’nun, ABD tarafından kaçırılması başlı başına büyük bir olaydır.
Tarihidir…
Milattır…
Uzun zamandır tek kutuplu bir dünya ile karşı karşıyayız.
ABD çok güçlü bir ülke…
Düne kadar Rusya, Çin, Avrupa Ülkeleri, ABD’ye karşı bir ölçüde denge olmaytaydı.
En azından bizler öyle sanıyorduk.
Son yıllarda güçlü devletlerin, dünya ülkeleri üzerinde siyasi, askeri, ekonomik yaptırımlar uygulaması, ardından resmen ülkelerin işgal edilmesi ve en sonunda da Venezüella devlet başkanının esir alınması yeni bir çağın başlangıcından başka bir şey değildir.
Yeni bir çağ başlıyor.
İran, Suriye, Ukrayna, Irak, Küba, Danimarka…
ABD Başkanı Donald Trump, Danimarka’nın egemenliğinde olan Grönland adası ile ilgili, “Grönland adası bizim.” dedi.
Bunu söylerken de hiçbir gerekçe göstermedi.
Neymiş efendim: “Grönland konusunda isteseler de istemeseler de bir adım atacağız. Çünkü biz bunu yapmazsak, Rusya ya da Çin Grönland’ı ele geçirecek ve Rusya ya da Çin’in komşumuz olmasını istemiyoruz. Ben bu işi kolay yoldan, bir anlaşmayla çözmeyi tercih ederim. Ama eğer kolay yoldan olmazsa zor yoldan yaparız.”
Sanki insanoğlunun tarihi yolcuğu biraz geriye doğru gidecek gibi görünüyor.
Biliyorsunuz coğrafi bir terim vardır.
Menderes…
Bir nehrin, akıntının veya başka bir suyolunun kanalındaki bir dizi düzenli kıvrımlı eğrilerden, kıvrımlardan, döngülerden dönüşlerden biridir.
Nehirler, ırmaklar, dereler düz bir çizgide akmazlar; bazen kıvrımlı, bazen eğimli akarlar, hatta bazen geldiği yönden geri döner… Uzun bir mesafe…
İnsanlık tarihi de mendereslere benzer…
ABD’nin, Venezüella Devlet başkanı Nicola Maduro’yu kaçırması bir milattır.
Yakın Çağı bitirmiş, yeni bir çağı başlatmıştır.
Başlayan bu yeniçağın adını ne koymalıdır?
Gelin adını siz koyun…
KAR YAĞDI
Ülke olarak derin bir nefes aldık, büyük bir “oh” çektik, tam umudumuzun tükendiği yerde umudumuz yeşerdi.
İnanın ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz!
Gerçekten de ülkemizde büyük bir kuraklık baş göstermiş, susuzluk kapımızı çalmış, çoğu ilde su kesintisi çoktan başlamıştı.
Televizyon kanallarında şu ilde şu kadar su kaldı, haberleri verilmekteydi.
Tabii ki sadece ülkemizin sorunu değildi.
Özellikle orta kuşak ve ekvatora yakın bölgelerde kuraklık resmen kendisini hissettirmişti.
İran için başkentinin başka bir yere taşınacağı bile konuşulmaktaydı.
Yağan kar ne kadar derdimize ilaç olur bilinmez.
Şimdilik tehlike atlatıldı.
Şimdilik…
Umut edelim ki daha çok kar yağsın, barajlarımız dolsun, ülkemiz susuz kalmasın.
Umut etsek de gerçekler gün gibi ortada…
Bir kuraklık var, bu kuraklık insan yaşamını tehdit etmekte…
Ne kadar çok özlemişiz karın yağmasını.
Her yer beyaza büründü, kar manzaraları aldı yürüdü.
Çocuklar bayram etti.
Sosyal medya kar fotoğrafları ile doldu taştı.
Çocuklara verilen kar tatili, doğaya bir teşekkür niyetineydi.
Eskiden kar yağdı mı, hayat durur, çile başlardı.
Kışa lanet okunurdu.
Şimdi karın yağması için kar duasına çıkılıyor.
Ülke olarak anladık, karın ne işe yaradığını.
Kar; bereket, bolluk, yaşam demekmiş.
Hep köşe yazılarımda doğanın döngüsünden bahsederim.
Döngü denilen şey aslında dört mevsimdi.
Yıllardır bu dörtten birisi eksikti.
İşler kötüye gidiyordu. İlkbahar, yaz, sonbahar…
Kış yok!
Kış olmalıydı.
Kar yağmalıydı ki yer altı suları, kaynak suları beslensin; barajlar, göller dolsundu.
Hep denir ya “eskiler” diye…
İlk defa ben de “eskiler” diyorum.
Gerçekten de eskiye özlem duyuyorum.
Karın çok yağmasından dolayı okula gidemezdik.
Günlerce elektrikler kesilirdi.
Lambanın ışığında yaşam sürerdik.
Ben eskinin karından istiyorum.
Kış eski kışlar gibi olsun…
Ülke olarak sular tükenmeden, ülkede kuraklık dibe vurmadan önlem almalıyız, su sorununu çözmeliyiz.
Ciddi bir su sorunu ile karşı karşıyayız.
Suyun yokluğu hiçbir şeye benzemez.
Düşünün ki ülkede su kıtlığı başladı, ne yaparız?
Ne yapacağız?
Bugün çöl diye atfedilen yerler bir zamanların ormanlık alanlarıydı.
Zaman içinde ormanlar yok edildi, bu yerler çöle dönüştü.
Dünya hep aynı kalmıyor.
Dünya tarihine bakıldığında ne demek istediğim çok iyi anlaşılır.
Suyun çözümü bulunmaz, ülkede kuraklık kalıcı hale gelirse göç başlar; ülke insanı ülkeyi terk eder.
Diğer ülkelerde olduğu gibi…
Yaşam sanki orta kuşağın kuzeyine doğru kayacakmış gibi geliyor.
Neyse aklımıza kötü şeyler getirmeyelim, karın tadını çıkaralım.
Daha çok kar yağsın…
Kar berekettir!
Kar yaşamdır!
SANAYİDE BİR GÜN
Çok uzun zamandır sanayiye yolum düşmediği için, çoğu yaşanmışlıkları da işin doğrusu unutmuşum.
İnsanoğlu işte unutur, unutmak ister.
Unutulmayacak bir konu da değil, sonuçta araba ve sanayi hikayeleri…
Öyle elzem şeyler değil ki!
İnsan zaman içinde bir şeylerin değiştiğini düşünür daha doğrusu umut eder.
Diyalektik olarak da bu öyledir. Zaman kendi gerçekliği içinde her şeyi değiştirir ve yeniler.
Eski eskide kalır…
Ne denir; “Değişmeyen tek şey değişimdir.”
Doğrudur, bir niceliksel değişimden bahsedilebilir.
Her şeyin değişip dönüştüğü gibi sanayi de değişiyor, dönüşüyor.
Bölgesi ve yeri değişen iş yerlerini bulmak öyle kolay olmuyor.
Arabalar, ustalar, çıraklar, işyeri levhaları…
Şaşaalı tamirhaneler…
Ustalar, çıraklar el birliği halinde arabanın motorunu, kaportasını tamir etme derdinde…
Her tamirhanede tatlı bir telaş var…
Bu görüntü insana güven veriyor, aracının arızasının bulunup hemen tamir edileceğini ve aracının sorunsuz bir şekilde şahsına teslim edileceğini düşündürüyor.
Vereceğin paranın, usta tarafından helalinden harcanmasını çoktan onaylamış durumdasın.
Alın teridir tabii ki bir karşılığı olacak…
Uzun zamandır sanayiye yolumun düşmediğini belirtmiştim.
Neyse…
Tüm hayallerim suya düştü.
Eski hamam eski tas…
Bizim memlekette değişen bir şey yok!
O ustadan o ustaya akşam oldu, arabanın arızası giderilemedi.
Yapılan iş hep el yordamı ile anam, babam işi…
Tahminler, ihtimaller üzerine arıza bulunmaya çalışılıyor.
Demem odur ki işten anlayan usta bulmak çok zor…
Bir de arabanın sorunu çözülemediği halde harcadığın para gerçeği var.
İnsan neye üzüleceğini bilemiyor.
Verdiği paraya mı, arabanın tamir edilmediğine mi, harcadığı zamana mı?
Arabanın tamir edilmesi kolay bir iş değil…
Bir doktor, mühendis düzeyinde kafa isteyen işler.
“Öyle ben ustayım, arabayı tamir ederim.” demekle olacak işler kesinlikle değil…
Eskiden şöyle bir söz vardı: “Bir şey olmazsan öğretmen, polis bari ol!”
Aynı kafa, “Anlaşıldı sen okumayacaksın, seni sanayiye verelim; hiç değilse bir motor, kaporta ustası ol!”
“Sen okumayacaksın bari motor tamircisi, kaportacı ol!” denilerek, bir ülkenin sanayisini nitelikli hale getiremezsiniz.
Kalkınma, ilerleme olmaz.
Akşama kadar bir sürü usta ile muhatap ol, sorunu çözülememiş araçla evine geri dön.
İstenilen paralar dudak uçuklatıcı, bu da işin başka bir boyutu.
Şunu açıklıkla söyleyebilirim: Saniyede çalışmak iyi bir usta olmak zekâ, bilgi, birikim; nitelikli bireyler ister.
Ahlaki boyuta hiç girmiyorum.
Onu sonra konuşuruz.
Ülkenin sanayisi gelişsin, iyi işler olsun isteniyorsa devlet, mesleklerin seçiminde yeni bir yol ve yöntem belirlemeli. Zeki ve yetenekli çocukların meslek liselerini tercih etmeleri sağlanmalıdır.
Zeki ve yetenekli çocuklar, meslek liselerinde okumalı ülkenin sanayisinin gelişmesine katkıda bulunmalıdır.
Avrupa’daki gibi bir sistem olmalıdır.
Bir taraftan meslek öğrenmeli bir taraftan tahsil yapmalıdır.
Meslek liselerinden; yüksek okullara, mühendisliklere sınavsız geçiş olmalı, düz liselerden teknik yüksek okullara ve mühendisliklere geçiş kesinlikle olmamalı…
Öğrenci meslek liselerinden üniversiteye kadar bir alanda yetiştirilmedir.
Anadolu liselerinden mezun olan bir öğrenci iki yıllık bir yüksek okul eğitimi ile bir meslek öğrenemez, hatta dört yıllık bir eğitim bile yeterli gelmez.
Kolay değildir, iki yılda elektrikçi, elektronikçi, bilgisayarcı, muhasebeci, sağlıkçı, tarımcı olmak.
Her biri uzun bir eğitim serüveni ve uygulama alanında yetişme ister.
Öyle iki yıl, dört yıl teorik eğitimle kişi ne teknisyen ne mühendis olur.
Her şey kâğıt üzerinde, teorik; sonuç, kocaman bir sıfır…
Bu kafa ile bir arpa boyu yol alınamaz.
SIRADAN, BASİT, AŞAĞILIK
Sıradan; Herhangi bir özelliği olmayan; bayağı, beribenzer, alelade, amiyane, lalettayin, banal, değersiz, niteliksiz.
Basit; karışık bir yönü bulunmayan, anlaşılması ya da yapılması kolay olan, karmaşık olmayan, bilgisi ve görgüsü sınırlı olan, kolay.
Aşağılık; aşağı olma durumu, adilik, nitelikçe, düzeyce düşüklük, küçüklük, alçaklık.
Birkaç tanımlama yaparak konuya girmek istedim, sanırım neyi konu edineceğim anlaşılmıştır.
O kadar çok insan var ki çevremizde hepsi de sıradan ve basit…
Hayata bakışları, algıları…
Vizyonları, misyonları…
Hileleri, hurdaları…
Hesapları, kitapları…
Üçkağıtçılıkları…
Dolandırıcılıkları…
Kahpelikleri…
Ne bileyim, olumsuz olan her türlü davranışlar işte…
Kendi dünyalarınca meselelere bakarlar, küçük dünyalarında hesap kitap işleri yapar, menfaatleri doğrultusunda davranırlar.
Bilimden, sanattan, edebiyattan uzak yaşarlar.
Beklentileri dünyaları kadardır.
Toplumsal hiçbir bakış açıları yoktur, her kendilerini düşünürler.
Başkaları umurlarında olmaz.
Vatan, millet, Sakarya eylemde değil, söylemdedir.
Bir Allah’ın kuluna faydaları dokunmaz.
Toplumsal meseleleri yoktur.
Şu da bir gerçektir; sıradan, basit insanlar, aşağılık insanlara göre daha zararsızdırlar.
Haklarını teslim etmek gerek…
Aşağılık insanlar çok zararlıdır.
Çevreye çok zarar verirler.
Yaşamları zarar verme üzerinedir.
Sıradan, basit ve aşağılık insanlarla yaşamak, aynı havayı teneffüs etmek inanın çekilir gibi değil.
Yaşamın tadı kalmıyor.
Her yerde onlar…
Ya onlar gibi yaşayacak ya da diri diri toprağa gireceksin, üçüncü bir yol yok.
Zor iş inanın…
Ne kadar, onlarla yaşamak zor olsa da bir imkân da sunar.
Her şeye inat, iyi bir insan olursanız hemen fark edilirsiniz.
Önemli bir kişilik olursunuz.
İnsanlar size değer verir.
Sıradan, basit insanlara hiçbir zaman saygı duymadım, aşağılık insanlardan hep uzak durmaya çalıştım.
Bu insanların toplumda hiçbir karşılığı yok.
Sevilmez, değer görmezler.
İnsan dünyaya bir kez gelir.
İkinci bir yaşam yoktur.
O nedenle yaşadığın sürece insani değerleri davranış haline getirip, iyi bir insan olmak gerek…
Şöyle de bir gerçek vardır: sıradan, basit, aşağılık insanlar bile insani değerlere sahip olduğunu söyler, iyilik abidesi olduklarını iddia ederler.
Konuşunca mangalda kül bırakmazlar.
Her türlü basitlik, sıradanlık zuhur etmiş durumdayken, kendini evliya sanmak…
Sıradan, basit, aşağılık insan olmak kolay…
Zor olan insan olmak!
Sıradan, basit, aşağılık insanlara hiç saygı duymuyorum.
O kadar çoklar ki sayıları milyon, milyar…
İyi insan olmak için fırsat kaçmış değil, zaman geçmiş değil…
Kendini sorgula, nerede olduğunun farkına var ve iyi insan olmak için bir yerlerden başla…
Dünyaya bir kez geldiğini ve bir insan ömrü kadar yaşandığını iyi bil…
Yaşadığın döneme iz bırak…
Tüm insani değerleri davranış haline getir…
Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş, Pir Sultan ol…
Tarihe adını altın harflerle yazdır…
ZENGİNLİK Mİ?
Arkadaş ortamında zenginlik konusu geçince, “Zenginlik heves edilecek bir şey değildir.” der, kendimce gerekçelerini anlatmaya çalışırım.
Arkadaşlarım da hemen tepki gösterirler: “Git işine, zenginlik istenmez mi, en güzel şey zenginliktir.” derler.
Benim derdim fakirliği övmek falan değil.
Tarikat, tekke, tasavvuf ehli falan da değilim.
Çok zengin olmaktan bahsediyorum.
Tabii ki varlıklı olmak, başkalarına muhtaç olmamak önemlidir.
Ne için, kim için çalışırız?
Kimse parasını çöpe atmaz.
Ülkelerin de tüm çabası zenginlik içindir.
Ekranda boy gösterenler, ülkeyi yönetenler…
Ülke halkının zenginliğinden dem vururlar.
Ekonomik verileri bu temelde halka anlatılırlar.
Tüm bunlara bir şey dediğimiz yok.
Çevrenin, mahallenin, şehrin, ülkenin en zengini olmak…
Bundan bahsediyorum.
Orta gelirli değil, üst gelirli olmak diyorum.
Parasının esiri olan zenginleri konu ediyorum.
Zenginler paranın esiri olurlar.
Daha fazla kazanma hırsı insanı insanlıktan çıkartır.
Mutsuz eder…
Neyi olursa olsun insana yetecek kadar olsun.
Fazlası zarardır.
Bunu demek istiyorum.
Zenginlik karşıtı değilim ama kişinin çok parası, malı mülkü olmasına karşıyım.
Çok fazla para, mal, mülk aslında kişiye yüktür.
İhtiyacından fazlasını himayesinde bulundurmak, kişiye ne katar?
İnsan ömrünü elindeki malları çoğaltma derdi ile yaşar…
Sonra yok olur gider…
Zenginlerin ne huzuru ne mutluluğu vardır.
İnsani değerlerini çoktan çocukluğunda bırakmıştır.
Tek dostu malları ve mülküdür.
Başka dostu yoktur.
Çevresindeki insanlara şüphe ile yaklaşır…
Kendisinden hep bir beklenti içinde olduklarını, menfaat için kendisi ile yakınlaştıklarını düşünür.
Çocuğu, eşi, yakınları bile ona yabancılaşır…
Nereden mi biliyorum?
Birebir gözlemin, tespitlerim, şahitliğim var.
Şatoların, villaların, sarayların içinde ruh yok…
Daha fazlasını istemek…
Daha fazla kazanmak…
Meta üzerine bir hayat kurmak…
İyide yaşam geçiyor, hızla akan bir zaman var.
Bu zamanı insan gibi değerlendirmek…
Yaşamanın hakkını vermek…
Çocukluğunu, gençliğini, yetişkinliğini adam gibi yaşamak…
Mutlu bireyler…
Çok zengin olmanın çok istendiği bir gerçek…
İnsanlık zenginliği çok önemsemiş, sorunların çözümü olarak görmüş.
Ulaşılmamış, elde edilmemiş her şey merak edilir, dolayısı ile idealize de edilir; ulaşılmaya çalışılır.
Bizler, zenginlikten yana değil iyi yetişmiş bireylerin var olmasından yana olmalıyız.
En büyük zenginlik insanın kendisini yetiştirmesidir.
Donanımlı insan zengindir.
Kendisi ile barışık insan zengindir.
Ülkesini, insanları seven; manevi değerleri üstün tutan insan zengindir.
Ben değil biz diyen insan zengindir.
Bilime, sanata, spora değer veren insan zengindir.
Doğayı, canlıları koruyan insan zengindir.
Maddesel zenginlik, zenginlik değildir.
Demek istediğim odur ki; maddesel zenginliğe heves edip de yaşamınızı berbat etmeyin.
İyi insan olmak en büyük zenginliktir.